15 Kasım 2008 Cumartesi

Anarşist Tutsak Harold H. Thompson Hayatını Kaybetti

Tennessee, ABD (11.11.2008) - ABD - Tennessee'de Amerikan Devleti'nin elinde tutsak bulunan Harold H. Thompson 11 Kasım 2008'de bir kalp krizi sonucu hayata veda etti.

"Ben bir otorite karşıtıyım, ırkçılık karşıtıyım, cinsiyetçiliğe karşıyım ve İrlandalı bir devrimci olmaktan gurur duyuyorum. Ben ayrıca bir vejetaryenim ve hayvan kurtuluş mücadelesini inançla destekliyorum. Sivil/insan hakları için çalışacağım ve vazgeçmeyeceğim, dönmeyeceğim, korkmayacağım. Baskı ve zulme karşı mücadele eden herkesle dayanışma içerisinde olacağım, özellikle de anarşist hareketteki kardeşlerimle".
Harold H. Thompson Anarşist Tutsak


Kaynak:
http://www.haroldhthompson.uwclub.net/

18 Ekim 2008 Cumartesi

Sincan’da da gardiyan terörü

Sincan Cezaevi’nde kardeşini ziyaret eden Derya Bakır ve tutuklu yakınları gardiyanlarca dövüldü.?Bakır’ın bacağı kırıldı, bir çocuk bile şiddet gördü

ANKARA- Karakolda ve konulduğu Metris Cezaevinde gördüğü işkence sonucu hayatını kaybeden Engin Ceber’e ilişkin yankılar sürerken, Sincan 1 Nolu F tipi Cezaevi’nde yeni bir işkence skandalı ortaya çıktı. Şeker Bayramında açık görüş için kardeşini ziyarete giden Derya Bakır, gardiyanların saldırısına uğradı ve sol ayağı iki ayrı yerden kırıldı.
Derya Bakır, Sincan F tipinde yasadışı bir sol örgüte üye olmak suçlamasıyla tutuklanan kardeşi Deniz Bakır’ı Şeker Bayramında ziyaret etmek istedi. Cezaevi yönetimi kendilerine 3 Ekim 2008 günü açık görüş için tarih verdi. Derya Bakır, kardeşinin koğuş arkadaşları Erol Zavar, Mahmut Soner’in ailesiyle birlikte toplam 10 kişi Sincan F tipine geldi. Saat tam 15.00’te kendilerine ayrılan görüşme salonuna geçtiler.

Görüş geç başladı
Bakır’ın kardeşi ve koğuş arkadaşları zamanında görüşme salonuna getirilmedi. Tutuklu yakınları yaklaşık 15 dakika salonda beklemek zorunda kaldılar. Zaman çok önemliydi, çünkü sadece bir saat açık görüş yapabilme imkânları vardı. Derya Bakır’ın anlattıklarına göre gecikmeli de olsa görüşme başladı. Görüş devam ederken mesane kanseri Erol Zavar’ın astım hastası annesi Fikriye Zavar, gardiyanların içtiği sigaradan kaynaklı olarak rahatsızlandı. Derya Bakır, Fikriye Zavar’ın sigaradan etkilendiği ve sigara içilmemesini gardiyanlardan talep ettiklerini belirterek “Gardiyanlar biz içeriz hasta olan gelmesin. Bize yasak yok” diye yanıt verdiler. Biz bir gerilimin yaşanmaması nedeniyle tartışmayı sürdürmedik” dedi. Bakır’ın iddialarına göre gardiyanlar verdikleri bu yanıta rağmen sataşmalarını sürdürdü. Ve görüşmenin bitmesine 20 dakika kala gardiyanlar görüşmenin bittiğini belirterek, salonun boşaltılmasını istedi.

‘Burada yasa biziz’
Ancak tutuklu ve hükümlü yakınları görüşün zaten geç başladığını ve daha zamanların bulunduğu belirterek itirazda bulundu. Bakır, şunları anlattı: “Bunun üzerine ‘o (adını bilmiyorum ama görürsem teşhis ederim) gardiyan ne hakkıymış sizin gibilere hak, hukuk yok. Burada yasaları biz koyarız’ dediler. Bu sırada bir arbede yaşandı. Gardiyanlar Deniz, Erol ve Mahmut’u çekmeye başladılar. Erol Zavar mesane kanseri ve karnı kötü görünüyordu. Onunda sandalyesini çekmeye ve döverek götürmeye başladılar. O anda anneler, çocuklarının üzerine kapandılar. Bende kardeşimin üzerine kapandım. Ancak bize de tekmelerle vurmaya başladılar. Bizi yaka paça dışarı çıkardılar. ‘Sizleri şikâyet edeceğiz’ dedik. Ama ‘yakınlarınız ellerimizde’ dediler. ‘Fazla ileri gitmeyin’ diye bizi tehdit ettiler.”

Çocukları bile dövdüler
Bakır, cezaevinden ayrıldıktan sonra Ankara Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduklarını belirterek “Savcılık bizi adli tıpa sevk etti. Adlı tıp sekiz görüşçünün vücudunda darp izlerini tespit etti. Bize verilen raporda Erol Zavar’ın küçük kızı Özgecan Zavar’ında şiddete maruz kaldığını ortaya koydu. Adli Tıp muayene sırasında ayağım kötü olduğu gerekçesiyle Numune hastanesine sevk edildim. Ayak tarak kemiğinde ve bileğe doğru iki yerde kırık olduğu tespit edildi” diye konuştu.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in Engin Ceber’in ailesinde özür dilemesi, cezaevindeki keyfi uygulamalarına son bulacağı umudunu kendisinden doğurduğunu anlatan Bakır, “Bakan Şahin’in ‘özür’ü cezaevindeki keyfi uygulamaların son bulacağı konusunda bir umut doğurdu. Bunu bir adım olarak sayıyorum. Bir gardiyanın bile ‘yasa benim demesi’ inanılmaz korkunç bir şey. Yasa oysa eğer, bu gardiyan bir gün benim kardeşimi kesinlikle öldürecektir” dedi.



Kaynak:
Radikal Gazetesi


Ben şiir yazmadım...

























Kandıra F Tipi Hapishanesinde tutulmakta olan

Erol Dündar için açılan web sitesini ziyaret için:
http://www.yolbizimkiler.ch



16 Ekim 2008 Perşembe

F Tipi Dünya






Parça parça hayatlar, asık nice suratlar. Karanlıkl
ar içinde paylaşılan yalnızlıklar. Nefes almaya çalışır boy veren bu çiçekler. Delinin tekinin attığı kuyuya bu taşları çıkarmaya çalışır dört bir yanımdakiler. Didişip kapışarak. 'Yok sizdendi bizdendi; yok benim dedemindi elindeki bu hırka'. Anlamsız hayaller bu, anlamsız ilişkiler. "F Tipi" bir dünya, hep içine debelendiğim. Son nefesime kadar elim kolum bağlı benim. Gözler tümden kapalı. Kapılar kapalı bana; pencereler hep kapalı; tüm sürgüler kapalı.
Hayat A, B, C ne de E Tipi; herkes olmuş aynı tip; işte "F Tipi". Haydi sen de gel de ol Barikat gibi; kendin gibi; düşünenler gibi.
Yalanlar savrulur burada, maskeler takılır. İnsanl
ar birbirlerini daha çok çok kandırır. Kazılır kuyular; gerçekler topraklara gömülür! Sürülür bir bir kendi yolunu bu çizenler. Sürüden kopup kendi olmak 'ölüm' demek. Ölüm yalnızlık demek; yalnızlık "F Tipi" demek. Oysa, karanlığa hep ışık tutan, aydınlatan, gökyüzünün yedi rengi dolaşır. Uzaklaşır hayaller hep; uzaklaşır yarınlar. Geride kalan sadece benim gençlik yılarım.
Hayat A, B, C ne de E Tipi; herkes olmuş aynı tip; işte "F Tipi". Haydi sen de gel de ol Barikat gibi; kendin gibi; düşünenler gibi.
Ben uslanmaz aşkların, kavgaların adamıyım. Barut kokusunda hep umudu ben aradım. Sevdam için nice kirli topraklara yatıp kalktım. Ve ben ki tek yarınım; umudun kendisiyim! Düşmanımın mermisinde adım kazılıdır benim! Varsın üstüme gelsin bu zurnalarla kör gece. Ateş bende, ateş benim direnen bu elimde. "F Tipi" bu dünyada ben ezilen, ben yalnız; ben düştükçe hep kalkan. İşte yine buradayım. Umudu işledim size. Ve de geleceği yine: Harf harf, kelime kelime; aynen kilim gibi; aynen kilim gibi; aynen kilim gibi....
Hayat A, B, C ne de E Tipi; herkes olmuş aynı tip; işte "F Tipi". Haydi sen de gel de ol Barikat gibi; kendin gibi; düşünenler gibi.
Hayat acımasız olsa da; atsa da bir tokat; derdini bir kenara at; yaşamana bak. Bak da gör gelecek neler getirecek. Benim için gerçek olan senin içinde gerçek. Karanlık gecelere yazdım sözlerimi ışık olsun diye. Çıktım yükseklere, tepelere menfeze. Atladım en derine, diplere. "F Tipi" bir dünyada insanların yüzüne düşen ifade gözlerimin içindeki endişe nereye kadar devam edecek bu böyle. Bu ne ilk ne de son. İşte geldi Barikat her şeye son.

Söz - Müzik: Barikat ve Jöntürk


Nuriş’in gardiyanı' da dayak ekibinde


ENGİN Çeber’in arkadaşları Özgür Karakaya ve Cihan Gün soruşturmanın niteliği ve gecikmemesi için Metris cezaevinde önceki gün teşhişte bulundu. Metris 1 ve 2 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevleri gardiyanları Karakaya ve Gün’ün karşılarına resmi kıyafetleriyle çıkarıldı.

Nuriş’e esrar ve tabanca verdi

Teşhis edilen gardiyanlar arasındaki bir isim ise son derece dikkat çekiciydi. Gardiyanlardan Cuma K., 2000 yılında Uşak kapalı Cezaevi’nde Ergin kardeşlerin çıkardığı isyan sırasında tutuklanmıştı.



Cezaevinde İnfaz Koruma Baş Memuru olan Cuma K., cezaevine 3 tabanca ve esrar sokarak Nuri ve Vedat Ergin’e yardım ve yataklık ettiği suçundan hüküm giydi ve 2.5 ay hapiste kaldı. Tutukluluğunu daha önce gardiyanı olduğu Uşak Cezaevi’nde geçiren Cuma K. tahliye olduktan sonra göreve iade edildi, önce Ardahan ardından da Metris Cezaevi’nde görev yaptı.

Kaynak: Vatan Gazetesi



Görevdeki işkencecinin teslim ettiği silahlar nerede kullanılmıştı?

Uşak E Tipi Cezaevi'nde isyan çıkaran 'Karagümrük Çetesi' lideri 'Nuriş' lakaplı Nuri Ergin ve adamları, kendilerini "vurmak" için suç işleyip cezaevine girdiklerini öne sürdükleri beş kişiyi öldürdükten sonra isyan çıkardı. B Blok'taki koğuşlarda bulunan yatak ve battaniyeler ateşe verilirken, Cezaevi Müdürü Mustafa Kurt ve dört yardımcısıyla 23 infaz koruma memuru rehin alındı.
(...)

Nuriş ve adamlarının, kendilerini öldürmek için suç işleyip cezaevine girdiğini ileri sürdükleri kişileri önce etkisiz hale getirdikleri, ardından da işkence yaptıkları ortaya çıktı. İsyancılar, 10 tuktuklu ve hükümlüyü dün idari blok penceresinden aşağı attı. Camdan atılanların beşi ölürken, beşi de yaralandı. Kurbanların alınlarına, 'Nurişï çetesince öldürüldüğünü belirtmek için kendi kanlarıyla "N" harfi yazıldığı iddia edildi.

Ölen beş kişiden üçünün Kasarteks fabrikasının eski ortağı Orhan Cemal Yeşilkaya, Erol Neşet ve Reşat Taşçı olduğu açıklandı. İki kişinin kimliği açıklanmadı. Olayda Cezaevi İkinci Müdürü Ersin Yılmaz Ersoylu, infaz koruma memuru Mustafa Özler, Murat Eryılmaz, Varol Özdemir ve Metin Günay ile çeşitli suçlardan hükümlü Metin Erdoğan, Kenan Altınsabah, Hasan Düz, Zihni Nigaroğlu ve Ünal Genç de yaralandı.

http://www.milliyet.com.tr/2000/11/03/haber/hab02.html


-----(A)-----


Uşak E Tipi Cezaevi’ni 15 gün önce ele geçirip mahkumlara işkence yapan, 5 mahkumu cezaevinin penceresinden atarak öldüren ve devletle pazarlık yapan Ergin kardeşlerin başka cezaevlerine sevkinde de skandal yaşandı. Bilecik Özel Tip Cezaevi’ne nakledilen Vedat Ergin, silahını çekip cezaevi aracından inmeyerek 9.5 saat direndi.

http://www.milliyet.com.tr/2000/11/05/haber/hab02.html


9 Ekim 2008 Perşembe

Yine Metris Yine Cinayet

Polisle Metris Cezaevi’nde görevli gardiyan ve jandarmaların, tutuklu dört gence işkence yaptığı öne sürüldü. Coplarla dövüldüğü iddia edilen Engin Ceber, Şişli Etfal Hastanesi Yoğun Bakım Servisi’nde yaşam savaşı veriyor. OLay üzerine Meclis İnsan Hakları Kurumu da hareket geçti. Kurul Başkanı Üskül gerekirse Metris'e bir heyet gönderebileceklerini söyledi.


ANKARA - İstanbul polisi ve Metris Özel Tip Cezaevi’nde görev yapan gardiyan ve jandarmaların, tutuklanan dört gence işkence yaptığı öne sürüldü. Tahta coplarla dövüldüğü iddia edilen Engin Çeber, Şişli Etfal Hastanesi Yoğun Bakım Servisi’nde yaşam savaşı veriyor.
Geçen yıl İstanbul’da Tekstil işçisi 17 yaşındaki Ferhat Gerçek, Yenibosna Zafer Mahallesi’nde bayilerde serbestçe satılan ‘Yürüyüş’ adlı haftalık sol bir dergiyi satarken polisler tarafından vurudu. Gerçek felç oldu.
Gerçek’in arkadaşları 28 Eylül 2008 günü, arkadaşlarının felçli kalması nedeniyle olayı bir kez daha protesto etti ve Gerçek gibi Yürüyüş dergisi dağıtmak istedi. Ancak polisin tutumu farklı olmadı. Polis, önce 15 kişilik grubun önünü kesti ve Özgür Karakaya, Engin Çeber adlı gençler “aranıyor” denilerek gözaltına alınmak istendi. Grup direnince, Aysu Baykal ve Cihan Gün adlı gençler de ‘polise mukavemet’ suçlamasıyla gözaltına alındı. İddialara göre İstinye Polis Merkezi’ne götürülen gençler, polisler tarafından dövüldü. Gençlerin maruz kaldığı şiddet, İstinye Devlet Hastanesi’nde alınan raporlarla da belgelendi.
Hastane raporları üzerine sanık avukatlarından Oya Aslan, Sarıyer Savcılığı’na olay günü İstinye Polis Merkezi’nde görevli polisler hakkında ‘Görevi kötüye kullanma, işkence ve zalimane, insanlık dışı, muamele’ suçlamasıyla suç duyurusunda bulundu. Aslan, müvekillerinin birinin oturamaz, birinin de yürüyemez hale nasıl geldiğini belirterek polislerin ise “kendilerini yerden yer attılar. Kafalarını duvara çarptılar” dediğini aktardı. Aslan, şöyle devam etti: “Sağlık durumları karşısında derhal bir soruşturma başlatması gereken savcılık makamı müvekkillerim ‘şikâyetçiyim’ dediği halde bir soruşturma başlatmamıştır.”
Tutuklanan dört genç Metris Özel Tip Cezaevi’ne konuldu. Müvekillerini dün ziyaret etmek için cezaevine giden avukat Aslan, Özgür Karakaya ve Cihan Gün ile görüştü. Aslan’ın, Engin Çeber’i görüşmek istemesi üzerine acı gerçek ortaya çıktı. Avukat Aslan şunları aktardı: “Özgür Karakaya ile görüştüm. Özgür’ün beyanına göre, önce jandarma tarafından Metris Özel Tip Cezaevi’ne giriş esnasında ardından, Karantina koğuşuna alınmadan önce tahta coplarla gelişigüzel dövüldüklerini, bu işlemin dört defa beşer dakikalık aralıklarla sürdüğünü, işkence gördüğünü, yüzüne ve kafatasına darp aldığını söyledi. Akşam yine kovalarca su dökülüp, yine tahta sopalarla dövüldüklerini belirtti. Engin Çeber’le görüşmek istedik. Hastaneye kaldırıldığını söyledikten sonra ‘Öldü’ dediler. Ancak daha sonra tekrar hastanede olduğunu anlattılar. Hastaneye gittiğimizde Engin’in yoğun bakımda ve hayati tehlikesi olduğunu gördük.”


Kaynak: Radikal

İnfazı durdurulmayan çiftçi hapiste can verdi


62 yaşındaki çiftçi cezaevinde öldü 04 Ekim 2008 09:41
Sağlık kurulunun 'İnfaz Durdurma Raporu'na rağmen tahliye edilmeyen 62
yaşındaki Duran Doğan isimli çiftçi, 9 ay kaldığı Metris Cezaevi'nde
öldü.
Acılı aile, "Ergenekon terör örgütüne üye olanlar sağlık sorunları
nedeniyle cezaevinden tahliye oldu. Babamız ise hastanelerin
raporlarına rağmen tahliye edilmedi, ölüme terk edildi. Bu mu adalet?"
diyerek yetkililere tepki gösterdi.

Yozgat'ın Çekerek ilçesinde 40 yıl önce satın aldığı tarlanın orman
arazisi olması nedeniyle 2002 yılında şikayet edilen Duran Doğan,
yerel mahkeme tarafından "Orman Kanununa Muhalefet' suçundan 3 yıl
hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme süreci başladığında İstanbul'da
olan ve hakkında verilen mahkumiyet kararından bilgisi olmadığı
belirtilen Doğan, 2008 yılının Ocak ayında evine gelen polisler
tarafından tutuklandı. Metris Cezaevi'ne konulan Doğan'ın yakalanmadan
önce akciğer, kalp ve böbrek yetmezliği hastalıklarından dolayı
sürekli tedavi gördüğü belirtildi.

Cezaevine giren Doğan, bu hastalıkları nedeniyle zamanının çoğunu
hastanelerde geçirmeye başladı. Doğan, 9 aylık mahkumiyeti sırasında
Koşuyolu Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi'nde Bypass ameliyatı
oldu. Daha sonra 3 kez Anjiyo olan Doğan için Haseki Eğitim ve
Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu, Doğan hakkındaki infaz kararının
bir yıl süre ile durdurulması yönünde rapor düzenledi. Hastalığı iyice
ilerleyen Doğan'ın oğlu Cevdet Doğan, sağlık kurulunun raporunu
onaylaması için raporu Adli Tıp Kurumu'na getirdi. Babasının
mahkumiyet cezasının bir yıl durdurulmasına karar veren sağlık
kurulunun raporu Adli Tıp Kurumu'nun onayından sonra geçerlilik
kazanacaktı. Ancak Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu, raporu
onaylamayarak Doğan'ın tedavisinin hapishane şartlarında devam
etmesini istedi. Doğan Metris Cezaevi'nde önceki gün gece saat 22:00
sıralarında hayatını kaybetti. Babasını cenazesini Adli Tıp
Kurumu'ndan alan Cevdet Doğan, "Babam için birçok hastanenin verdiği
tahliye raporunu onaylamayan Adli Tıp Kurumu şimdi cenazesini bize
teslim ediyor." dedi. Duran Doğan'ın küçük oğlu Serdar Doğan ise,
"Ergenekon terör örgütüne üye olmaktan ceza alanlar sağlık durumlarını gerekçe
göstererek ellerini kollarını sallayarak çıkıyor. Benim babam için
İstanbul'un en iyi hastanelerinin verdiği 'Cezaevinde kalamaz,
tedavisi hastane şartlarında devam etmeli' şeklindeki raporlar
görmezden gelindi. Bu mu adalet?" diyerek tepkisini dile getirdi.
Cezaevi savcısı ve Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu hakkında
şikayetçi olacaklarını belirten Doğan'ın çocukları, "Bizim babamız
terörist değildi, silahlı terör örgütü üyesi de değildi. Neden
hastanelerin verdiği raporlar dikkate alınmadı?" diyerek yetkililere
tepki gösterdi.

Bayramın birinci günü cezaevinde hayatını kaybeden Duran Doğan'ın
cenazesi, Adli Tıp Kurumu'ndan alınarak Gaziosmanpaşa'da toprağa
verildi.

ynak: Haber 7

27 Mayıs 2008 Salı

Çağrı


İlgili ve Duyarlı Çevrelere,

Erol Zavar
son olarak Sincan 1 No'lu olmak üzere, 2001 Yılı başından bu yana F Tipi cezaevlerinde tecrit altında tutulan mesane kanseri hastası bir devrimcidir. İzolasyon koşullarında geçirdiği son 7,5 yıl içinde 16 kez ameliyat edilmiş ve vücudundan 50'nin üzerinde kanserli tümör alınmıştır. Sağlığı giderek kötüleşmektedir.
İki 'dünyalar güzeli' çocuğu da bulunan Erol, tüm olumsuz koşullara karşın 'Ölümle Randevusu'na gitmemeye kesin kararlı biçimde ve uzun süredir destansı bir direniş sergilemektedir.

Otoritenin; kendisi gibi düşünmeyeni yok sayma, tecrit ve hatta mümkünse yok etme politikasına karşı 'DEVRİMCİ TUTSAKLAR YALNIZ DEĞİLDİR!' şiarını yükseltiyoruz. Erol'un şahsında; hasta olanlardan başlayarak tüm F tipi tutuklu ve hükümlülerinin durumuna dikkat çekmek için 31 Mayıs 08'de SİNCAN'A YÜRÜYORUZ!

Erol Zavar'ın tedavisinin uygun ve insani koşullarda gerçekleştirilebilmesi için hep beraber seslerimizi yükseltelim: EROL ZAVAR'A ÖZGÜRLÜK!

Bu; 'dayanışmak' için bir Çağrı'dır.

Biz biliyor ve haykırıyoruz ki;

* Tecrit Öldürür, Dayanışma Yaşatır!

* Erol Zavar Yalnız Değildir!

* İnsanlık Onuru İşkenceyi Yenecek!


Erol Zavar'a Yaşama Hakkı Koordinasyonu

1 Mart 2008 Cumartesi

17 Ocak 2008 Perşembe

Yeni İnfaz Yasası

Yıldırım Türker

Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun Tasarısı, kapımızda. Yangından mal kaçırır gibi hazırlanmış; çöken infaz sisteminin yanlışları üstüne inşa edilen bu tasarının geri çekilmesi gerekmektedir. Bu tasarının, tutuklu ve hükümlüler ile ailelerinin, her derece ve görevdeki infaz personelinin, hukukçuların, hekimlerin, mimarların, insan hakları savunucularının ve genel olarak kamuoyunun değerlendirmesine sunulmadan yasalaşması beraberinde büyük felaketler getirecektir.
Bugün, yerim elverdiğince, dilim döndüğünce bu tasarının okumasını yapmaya çalışacağım.
Ülkemizde infaz rejiminin disiplin hukukuna ilişkin düzenlemelerinde mahkûm hakları idarenin tasarruf alanına terk edilmiş, koruyucu denetim araçları yaratılmamış ve bu da insan haklarına aykırı uygulamaların yolunu açmıştır. F tipi cezaevlerine sevk amacıyla yapılan şanlı 'Hayata Dönüş' operasyonlarından sonra infaz rejiminin denetimi amacıyla getirilen 'İnfaz Hâkimliği' ve 'Cezaevleri İzleme Kurulları' gibi kurumlar, uygulamada olumlu bir gelişmeye neden olamamıştır. Mahkûm haklarını güvence altına almadan böyle kurumlar yaratılırsa elbette süregelen zulmün meşrulaştırılması dışında bir işlevleri olamayacaktır. Olmamıştır da.
Yeni tasarının yaklaşımı, suçlunun hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, onları her an geri alınabilecek birer ödül olarak gören bir sindirme politikasını yerleştirmeye yöneliktir.
Tasarının temel felsefesi, 6. maddede açıkça belirtilmiştir: Hükümlünün iyileştirilmesi!
"...üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır."
Böylelikle cezanın 'özgürlükten yoksun bırakmaktan ibaret' olmadığını, suçun uzmanlar tarafından sağaltılacak bir hastalık olduğunu öğrenmiş oluyoruz.
Oysa infaz sırasında suçlunun eğitimi ve ıslahı için yaratılan araçlar, mahkûm açısından bir HAKTIR. Bu araçların ikinci bir cezaya dönüştürülmesi, mahkûmun zorla 'iyileştirilmesi' gereken bir denek olarak algılandığına işaret eder.
Yine yeni tasarıda, sıkı güvenlikli kapalı ceza infaz kurumu başlığı altında 10. maddede yapılan düzenleme ile F tipi cezaevlerinde uygulanan infaz sistemi diğer suç türlerini de kapsayacak şekilde uygulama alanı bulmaktadır.
F tipi cezaevlerinde, mahkûmun kimlik ve kişiliğinin yok sayıldığı, tüm ilişkilerin emir-komuta zinciri içinde oluştuğu 'Tredman' denilen zorla 'iyileştirme' programının tavizsiz dayatıldığı ağır bir infaz rejiminin hâkim kılındığını biliyoruz.
Şikâyetsiz katlanacaksın
Hükümlünün yükümlülüklerine yönelik 24. madde şöyle: "Hükümlü, hürriyeti bağlayıcı cezanın yerine getirilmesine katlanma ve bu amaçla düzenlenen infaz rejimine uygun tutum ve davranışlar içinde bulunmakla yükümlüdür. Hükümlü, Ceza İnfaz Kanunu'nun güvenlik ve iyileştirme programlarına tam bir uyum göstermekle yükümlüdür.
Her ne amaçla olursa olsun, bilerek kendi yaşamlarını ve bedensel bütünlüklerini tehlikeye düşürecek eylemlere girişmeleri cezanın yerine getirilmesine katlanma yükümlülüğünün ihlali sayılır."
Açlık grevlerine karşı çaresizce geliştirilmiş olduğu anlaşılan bu maddenin çağdaş hukuk anlayışı açısından bir anlamı olabilir mi? Hükümlünün kendi bedenini sağlıklı tutma yükümlülüğünün hukuki karşılığı ne ola? Katlanma yükümlülüğü denilen şeyin, mahkûmun bu kuralları benimsemesi, sevmesi, güle oynaya bedenini sağlıklı tutması anlamına geldiği anlaşılıyor. Dolayısıyla ola ki tredman uygulamasından hoşnut değil ve bu da cezaevi idaresi tarafından tespit ediliyor, demek ki söz konusu mahkûm, katlanma yükümlülüğünü ihlal etmektedir. Antalya Barosu'nun
İnsan Hakları Merkezi'nin raporundan okuyalım: "Hukuk devletinde, 'Cezanın yerine getirilmesine katlanma yükümlülüğü' gibi bir kavram yoktur. Modern ceza hukukunda, suç ve ceza politikalarının temeli olan 'kanunilik ve şahsilik' ilkesinin doğal sonucu olarak, suç teşkil eden fiiller ve bu fiillere öngörülen cezai sorumluluk sınırları ve yaptırımları açıkça tanımlanır. Yaptırımın uygulanması alanını düzenleyen infaz rejimi de, cezalandırma tekelini elinde bulunduran gücün, ceza normunu ihlal eden birey üzerindeki etkisini ve bu güç kullanılırken, gücü kullananın (devletin) uymakla yükümlü olduğu ilke ve kuralların saptandığı hukuk alanıdır. Bu gücü bedeninde hisseden bireyin artık, bu yaptırımdan memnun olup olmadığının hiçbir hukuki önemi olmadığı gibi bireye ayrıca bu cezaya katlanma yükümlülüğü getirmenin de ilk başta hukuki bir anlamı yok gibi gözükmektedir."
Birleşmiş Milletler, mahpuslara karşı davranışlara dair temel ilkelerin 1. maddesi, "Bütün mahpuslara, doğuştan sahip oldukları insanlık onurunun ve değerin gerektirdiği saygıyla muamele edilir" diyor.
Ne gam! Düzenleme, mahkûmun duygusal tepkilerini dahi denetim altına almaya yönelik, onun tüm benliğini kayıtsız şartsız eritip yok etmeyi amaçlıyor. Şikâyet etmek bile yasak. Mahkûm değil kölesin.

Arbeit Macht Frei

Tasarının 27. maddesi mahkûmların zorla çalıştırılmasını düzenliyor. 'Yeni yetenek ve becerileri mahkûma yeniden kazandırmayı hedefliyor'muş.
İnsana zorla yetenek ve beceri kazandırılacağı, onun iradesi hilafına 'çalışarak iyileşeceği' inancının karşılığını tarihin bütün karanlık sayfalarında bulabiliriz. Cezaevinde çalışmak, bir ödev, bir zorunluluk, bir zulüm olamaz. Olsa olsa mahkûmun isterse kullanabileceği hakkıdır.
Auschwitz toplama kampının kapısında da 'Çalışmak özgür kılar' yazıyordu.
Cunta dönemlerinin askeri cezaevlerinden gayet iyi hatırladığımız tek tip giysi uygulamasının yeniden gündeme getirilmesi de tasarının dünyayı tartış biçimi açısından parlak bir ipucu sunuyor. Geçmişte onmaz acılara yol açmış olan böylesi bir uygulama, özellikle siyasi mahkumların burnunu sürtme dışında bir amaç taşıyor olamaz. Çağdaş Hukukçular Derneği'nin raporundan okuyalım: "1-) İzolasyon temelli infaz rejimlerinde ve buna uygun cezaevi mimarisinde en önemli sorunlardan birisi renk ve görme algıları başta olmak üzere duyu kaybıdır. Tek tip elbisenin bu etkiyi artıracağı açıktır. 2-) Uzun yıllar sürebilecek infazda tek tip elbise kullanılması mahpusun yeknesak ve sınırlı yaşamı açısından psikolojik bir tahrip unsurudur. 3-) Ülkemizde askeri uygulamayla bir tutulduğundan; mahpusun bir 'sivil' olarak tek tip elbiseyle birlikte zorlanacağı varsayılan davranış koşullarını akla getirmektedir. (marş ezberletme, infaz personeline hitap, askeri sayım, esas duruş vb. uygulamalar yaşanmıştır.)
4-) Kişiliğini geliştirme hakkına ve kültürel bütünlüğe zarar verici bir uygulamadır."
Aynı mantığından sual olunmaz askeri yaklaşım, "Herhangi bir şeyi protesto etme amacıyla veya idareye karşı toplu olarak sessiz direnişte bulunmak... gereksiz olarak marş söylemek ve slogan atmak" gibi disiplin suçları tanımıyla şahikasına varıyor. 'Susma'nın bir suç olarak tanımı dünya hukuk literatürüne geçecek nitelikte bir yaratıcılık ürünü. Ayrıca 'gerekli' marşların belirlenmesi de herhalde idareye bırakılıyor.
Aynı burkulmuş mantık, aynı kindar düşmanlık, mahkûmların 'gereksinmeden çok yayın' bulunduramayacağını belirten maddede de okunabilir. F tipi cezaevlerinde mahkûmların şikâyetlerine neden olan 'üç kitaptan fazlasını bulunduramama' uygulamasına yasal bir kimlik verme gayreti, tasarı yazarlarını böylesine gülünç bir duruma düşürüyor. Gereksinmeye kim karar verecek?
Kaç sayfa ya da cilt karar, kaç sayfadan fazlası zarardır?
Yeni infaz rejiminin yasal düzenlemesi ciddi bir çalışmayla, gerekli katılımın sağlanmasıyla yapılmalıdır. Elimizdeki tasarının geri çekilmesi şarttır. Herkesi bu konuda söz ve fikir üretmeye çağıralım. Konu, hepimizin hayatını doğrudan ilgilendirmektedir. Hayatımızı müebbet körlük yaşadığımız hücrelere çevirmeye çalışan mimarlar, hapishaneler söz konusu olduğunda iyice fütursuz davranabileceklerini sanmasın.

18/10/2004 - Radikal

3 Ocak 2008 Perşembe

Sesi duyulmayanların sesi




Perihan Mağden


Birkaç hafta önceydi. Mutfağa tabakları taşıyor, geri geliyor, ana haber
saatlerinde çoğunlukla olduğu üzre sofra kur, sofra kaldır, tarzı işlerin
yamacında, kulaklarımı da haberlere tahsis etmiş bulunuyordum.
'Yananların cesetleri' tarzı bir laf, ruhuma çalındı. Haksızlıkların en
ağırına, ilahi bir haksızlığa uğramış bir baba: "Ben bana verilen cesedin,
çocuğumun cesedi olup olmadığından dahi emin değilim," diyordu.
Televizyonun karşısına mıhlandım. Cezaevlerine düzenlenen Ağır Şefkat
Operasyonu'nun neticesinde, çocuklarının yanmış bedenlerine kavuşan ana
babaları konuşturuyorlar, zannettim. Zira ne kadar unutturulmaya çalışılsa
da, bizler ne kadar yoğun bir güçle unutmaya, YOK saymaya çalışsak da, öyle
bir operasyon düzenledi işte. Günler ve günlerce sürmüştü devletimizin 'Ağır
Şefkat/Gerekirse Yaka Yaka Hayata Döndürüş' operasyonu.
Sonra. Sonra mı? Tısssss.
Şimdi ben bu ülkeyi anlayamamakta, kavrayamamakta, bu ülkenin nasıl
işlediğine dair o gizli ve sinsi mekanizmanın inceliklerine nüfuz edememekte
bu denli inatçı bir zavallı şahsiyet olarak, atv ekranlarında, ana
haberlerde çocukları şöyle ya da böyle yakılmış bulunan, ana babaların
konuşturulduklarını, zannedecek kadar...
Amatördüm. Salaktım. Yabancıydım.
Hayır, epey zaman önce yaşanmış bir otobüs kazasında çocuklarını kaybedenler
konuşuyormuş. Otobüsteki teknik bir hata yüzünden çocuğunu, gözünün nurunu
kaybetmiş; acıların en büyüğü ile evlat acısı ile kavrulmuş bir trafik
mağdurunun, konuşmaya hakkı yok mudur?
Tabii ki vardır. Tabii ki, konuşacaktır.
Peki ya diğerlerinin? ÖBÜR ana babaların? Acılarını paylaşmaya, başlarına
getirilenlerin aslında ne olduğunu bizlere anlatmaya hakkı yok mudur? Böyle
bir hakkın olmadığı bir ülkede, o operasyonun haklılığı peki, cansiperane,
savunulabilir mi?
O ağır, o bizleri günlerce tarumar etmiş operasyon; maksatlı ana babaların
maksatlı çocuklarına yönelik, o eşi benzerine dünya tarihinde
rastlanamayacak olan o operasyon yoksa olmamış mıdır? Olmamış saymamız mı
gerekmektedir?
Olmamış gibi yapmamız mı, doğrusudur?
30'u aşkın ölü söz konusu. 500'ü aşkın ağır yaralı. Nerde peki bu yaralılar?
Bir haber alıyor musunuz; bir görüntüleri olsun, ulaştı mı bizlere? Madem
'kurtarıldılar', madem o nice gazeteciyi 'Yatacaksam böyle bir tipte
yatayım' diye şevke getirmiş o muhteşem F tiplerinde, kurtarılmış
vaziyetteler, görelim onları bir. SESLERİNİ DUYALIM.
Mehmet Bekaroğlu, hepsinin nasıl yara bere içinde olduklarını, nasıl yalnız
bakımsız tecrit edilmiş, tam korkulduğu gibi korktukları gibi olduğunu,
Allah razı olsun, gidip görüp, aktardı.
Sonra? Sonra: Tıssss.
Ölüm oruçları peki? Hâlâ devam ettiğini bildiğimiz ölüm oruçları. Açlık
grevleri. Yara bere içinde: üstüne hortumla tazyikli su sıkılmış, gaz
tutulmuş, itilmiş kakılmış, yaralanmış, ağır hafif yaralanmış o mahkûmlar,
siyasi mahkûmlar, afiş asmaktan içeri tıkılmış gencecik çocuklar, pankart
açmaktan, dergi basmaktan içerdeki o çocuklar...
Onlardan haber var mı?
Ölüm oruçlarından, açlık grevlerinden?
Birlikte 'yaşama alanları' (var ise tabii böyle alanlar) tamamlanmadan, ısı
tesisatı kurulmadan, altyapı, üstyapı çalışmaları bitmeden F tipi adıyla
maruf hücrelere tıkılmış o çocuklardan peki, bir daha haber alacak mıyız?
Yüzlerini görecek miyiz? Dünyada eşi benzeri olmayan F tipi tabir edilen,
ancak Amerika'da idamına karar verilenlerin son günlerini geçirdikleri
tecrit hücrelerini andıran bu insanlık dışı 'modeldeki' ısrarımızı,
sürdürecek miyiz?
Operasyon öncesi Hikmet Sami Türk'ün F tiplerinin gözden geçirileceğine/bazı
değişikliklere gidileceğine dair sözünü; Ağır Şefkat Operasyonu'nun ardından
unutması, unutturması, söz konusu etmemesi peki, demokratik devlet anlayışı
ile bağdaşıyor mu?
Verilmiş böyle bir söz varken, ondan dönülmesi; operasyonun o yakıcı
operasyonun akabinde de "Karıştırmayın şimdi bunları. Temiz temiz yaptık
operasyonumuzu, yaktık çenelerini," tavrına girilmesi hukukla, demokrasiyle,
insan haklarıyla, hükümet olmakla, seçilmiş olmakla bağdaşmakta mıdır?
'Normal' midir? Olacak 'iş' midir?
Demokrasilerde HERKESİN sesi duyulur.
Herkesin, bir diyeceği vardır. Olabilir. Diyeceğini ifade etme özgürlüğü
vardır. Demokrasilerde beyler, maalesef, öyledir.
Sesleri kapatabilirsin, yakabilirsin, örtebilirsin, kısabilirsin sesleri.
Antidemokratik yöntemlerle, bu mümkündür. Ama bakarsın, o kestiğin,
kıstığın, yok saydığın sesler; 80 yıl sonra, 90 yıl sonra dahi duyuluyorlar.
Hiç ummadığın yerlerden. Hiç ummadığın zamanlarda yükselir sesler. Sesi
duyulmayanların sesi, bir yerlerden çıkıverir.
Artık ne kadar tepinsen, susturamazsın.
Mazlumun ahı. Sesini kıstığının sesi. Hiç beklemediğin yerlerden çıkar.
Aheste aheste. Hem de.
24 Ocak 2001 - Radikal

25 Aralık 2007 Salı

F

Düşünce ve ifade özgürlüğü ile yeni kısıtlamalar gündemde. Yeni kısıtlamalar, Avrupa Birliği’ne sunulacak “demokratikleşme” revizyonunun örtüsü altında gizleniyor. Asayiş aygıtı, onyıllardır alıştığı işi yapıyor: Özgürlük kısıtlayıcı yasalarda düzeltmelere mecbur kaldığında, kanun metnini değiştiriyormuş gibi yapıp aslında değiştirmeyerek ya da orasına bir iki lâf, şurasına bir noktalı virgül sıkıştırıp daha beter ağırlaştırarak, o da olmazsa, o zamana kadar sotada bekleyen bir başka kanun maddesini ‘aktive ederek’, yine geçit vermiyor.
Radikal’in Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, diğer gazetelerin ve televizyonların, bırakın “yakın ve açık tehdidi”, salt “huylanma” üzerine cezâî yaptırım uygulamaya cevaz veren bu yeni düzenlemeler karşısındaki kayıtsızlığını, gamsızlığını eleştiriyor. Gerçekten de öyleler. Sadece bu konuda değil, birçok konuda öyleler. Kayıtsızlık ve kanıksamanın yakın zamanlardaki en ürpertici örneklerinden birini hatırlayalım bu vesileyle? 32 insanın ölümüyle sonuçlanan “Hayata Dönüş” Operasyonu ile uygulamaya konan F Tipi hapishanelerinde hâlâ sürmekte olan ölüm oruçlarını... Operasyon ve ölüm oruçlarında hayatını kaybedenlerin sayısının, yaklaşık 13 aylık bir dönem sonunda, 100’e yaklaşmakta olduğunu... Bu süreçte yüzlerce insanın sakat kaldığını, kalıcı hastalıklar ‘edindiğini’...
On-onbeş günde bir, bir insan daha ölüyor; o zaman gazetelerde haber çıkıyor: “Bir ölüm oruççusu daha öldü, ölenlerin sayısı seksen küsura ulaştı” diye. TRT’nin İstiklâl Savaşı gazilerinin ölüm haberlerini duyuran gece yarısı haberlerinin rutinine benzeyen bir rutin... Televizyonlarda, o kadarı da yok. F Tipinde hapis yatmakta olan birisi, mektubunda “ ’ölüm yoksa haber de yok’ politikası”ndan bahsediyordu. Bu da biraz iyimser bir tanımlama olmasın sakın?
Türkiye’ye, dünyaya, aktüaliteye yabancılaşarak, hâdiselere biraz mesafelenerek baktığınızda, aklın ve vicdanın almayacağı bir durum bu. İnsanın hayvan sıfatlarından biri kuşkusuz kanıksayan hayvandır; ama yine de kanıksanması çok çok zor bir durum. ‘Kamuoyu denen şekilsiz varlığı’ bir kenara bırakalım, medyanın bu sistemli kanıksamasını neye bağlamalı? Birinci sebep, şüphe yok, hükümetin ve hükümet-üstü kuvvetleriyle devletin, bu meseleyle meşgul olunmasını istememesi. İkinci sebep, şüphe yok, medya yönetimlerinin de büyük çoğunlukla, bu eylemi yürütenleri artık insan sınıfının dışında addeden bakış açısını paylaşıyor olması.
Üçüncü sebep ise, Hikmet Sami Türk istediği kadar “örgütün talimatları... örgütün talimatları... örgütün talimatları...” desin dursun, insanların böyle bir ölüm rutinine girmesinden rahatsızlık duyan medya çalışanları (ve bu meseleyi dert edinen avukatların, insan hakları aktivistlerinin, yurttaşların çoğu) ile, ölüm oruççularının saikleri, dilleri, ilişki ağları arasındaki temassızlıktır. Yaşananların olağanüstü sertliği, ölüm oruçlarını -değişik talepler, gerekçeler ve kararlılık dereceleriyle- yürütenler ile, onların davalarına angaje olmaksızın insan haklarını savunanlar arasındaki mesafeyi, hiçbir zaman olmadığı kadar büyüttü. Hücre hayatına zorlananların temel insan haklarını savunanların bu savunusu, büyük ölçüde gıyabî bir savunuya dönüştü. Birisinin insan haklarını, onun politik talebiyle özdeşleşmeden savunmak... Tersinden söyleyince daha güçlü: Birisinin politik talebiyle özdeşleşmeksizin de, onun insan haklarını savunmak... Bu ‘saf’ insan hakları savunuculuğu pozisyonu, sosyo-politik davranışlar bütçemizde bir ‘açık pozisyon’dur ne yazık ki... Bu kıtlıkta, İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Mazlum-Der, Türk Tabipleri Birliği, üç büyük ilin baroları, birçok demokratik kitle örgütü, en azından bu yapılar içerisinde söz sahibi birçok insan, ve Saadet Partisi Rize milletvekili Mehmet Bekâroğlu, bu pozisyonu doldurmak için gayret sarfettiler. Medya, özellikle “büyük” medya, onların bu gayretini, onların duygu ve düşüncelerini aktarmadaki organize nekesliğiyle, insanlık nâmına çok ağır bir hizmet kusuru işledi, işlemeye devam ediyor.
Ölüm oruçları deneyimini, ölüm oruççuları, onların yakınları ve “yetkililerle” burun buruna yaşayan psikiyatrist hekimler Erol Göka ve Özge Yenier Duman, Toplum ve Bilim’in 90. (Güz 2001) sayısındaki değerlendirmelerinde, eylemcileri en fazla travmatize eden etkenin, kamuoyunun seri ölümler karşısındaki kayıtsızlığı olduğunu saptıyorlar. Emin olun, bu kayıtsızlığın travmatik etkisine maruz kalanlar sadece onlar değil. Mehmet Bekâroğlu boşuna demiyor: “Belki sessizliğin derinleşmesini sağlayan da bu suçluluk duygusudur... ama trajedi hepimizindir. Korkulur ki, bugün değil ama yakın bir gelecekte bedeli hep birlikte ödeyeceğiz.”
Büyük medyanın kıyılarında, ama yine de ‘kamuoyu denen şekilsiz varlığın’ göz mesafesi içinde, bu iç karartıcı meseleyi mesele edenler de var, çok şükür. İki örneği minnetle anmak istiyorum.
Hüseyin Karabey’in Sessiz Ölüm filmi, uzun süre, sinema şenlik/festivallerinde, kültür merkezlerinde gösterildi; birçok küçük şehirde bu küçük ölçekli gösterimler de engellendi. Şimdi, birkaç sinema salonuna çıkmış bulunuyor. Bu filmin, yüreğe oturan bir mesajı var - fakat bir “mesaj filmi” değil. Türkiye’de F Tipiyle tartışmaya gelen ama tartışılamayan tecritçi ceza uygulamasının nasıl global, nasıl Batılı-çağdaş bir olgu olduğunu görebilirsiniz. Sessiz Ölüm, Avrupa ve Amerika’da yoğun, ciddi, zahmetli bir çalışma sonucu kotarılmış, hususen Türkiye’ye değil cümle insanlığa yapılmış bir film. Olay, medenî dünyamızda geçiyor.
Aylık PostExpress dergisinin 15 Aralık-15 Ocak tarihli 8. sayısında, “Hayata Dönüş operasyonunun Yıldönümünde Ölüm Oruçları: Yaşayanlar Anlatıyor” başlıklı, hücre uygulaması mağdurlarıyla yapılmış 16 tabloid sayfa dolusu söyleşi (artı bu konuyla ilgili New York Times’tan çevrilmiş beş sayfa röportaj) yayımladı. Gerek mâhut operasyon ve tecrit uygulaması hakkında, gerek bu zulüm politikasının insanî tahribatı hakkında, gerekse ölüm oruççularının hem motivasyonları hem görüş farkları, ikircimleri hakkında son derece güçlü bir dokümantasyon var burada. Cana değicidir ve kalıcı değerdedir.
F Tipi hapishaneler, tecrit yerleri. F Tipine kapatılmış birisinin, diğer mahpuslardan üçüyle-beşiyle haftada üç saat-beş saat görüşmesi, acaba “örgütün cezaevinde kontrolü ele geçirmesine” yol açar mı? -devletin “ilgili yerlerinde” daha bunun tetkikleri yapılıyor. Mahpuslar ve aileleri, kendi sorunlarını zikreden üç beş satırı nafile arayacakları gazetelere, dergilere para yetiştiremiyorlar, ya da yasaklarla engelleniyorlar. Onların “kamuoyu”yla ilişki yolları, mektuplardan ibaret. Tanıdıklarına ya da tanımadıkları gazetecilere, yazarlara mektuplar yazarak iletişim arıyorlar. Kimisi anonim mektuplar, kimisiyse şahsîliği olan... Kimisi propagandif, kimisi ince ince düşünülmüş...
F Tipi hapishanelerin birinden gelen bir mektupta, mahpusların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğu anlatılıyordu: “Tenis topu büyüklüğündeki topların sırtına bağladığımız notlarımızla chatleşiyoruz. Bu chatleşme internettekinin aksine bizi öyle yakınlaştırıyor ki! Tek başımıza olsak da yalnız kalmıyoruz hücremizde.”
Buradan, mütevazı bir öneriye varacağım. Hele elektronik haberleşme yaygınlaşınca iyice nesli tükenen, zahmetli hale gelen bu iletişim aracı, mektup, zaten yitmemesi gereken, kıymetli bir akıl/fikir/dert/gönül paylaşma mecrasıdır. Salt F Tipi tecritteki insanların varlığı, mektubu yitirmemek, mektup yollarını genişletmek için yeter sebeptir. “Oradakilerle” mektuplaşan, hayır işler. Hiç kimselerle konuşamayanla, konuşturulmayanla konuşmuş olur. Tabii kendi kendisiyle de... İsteyen, İnsan Hakları Derneği’nden, barodan, bir yerden adres bulabilir. Yanlış bilmiyorsam bir ara İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi bu tür bir mektuplaşma kampanyası tasarlamıştı - başkaları da tasarlayabilir. Bir ucundan tutmak, bir deneme, bir başlangıç yapmak için kampanya da şart değil.
Düşünmez miydiniz?
Tanıl Bora
28 Ocak 2002 - medyakronik

24 Aralık 2007 Pazartesi

F tipi psikologluk

Bir disiplin olarak psikoloji pek masum görünür. Her ne kadar "psikolojik" ifadesinin mustarip olduğu korku ve endişe algısı, toplum için önemli bir önkabulse de, dahası "psikolog" figürü, mahremiyete bağlı direnci kıran, zaafları görmeye ve yüzüne çarpmaya muktedir olan bir "risk" olarak düşünülse de, kendi başına 'psikoloji' kavramı, sağduyu, selamet, metanet, başarı, verim, iyilik, güzellik, hoşluk tabloları ile anılır. Psikologlar, toplumun aklıselim ve anlayışlı unsurları olarak, sosyal terazinin herhangi bir kefesine konulmaz; çoğu kez, dengeleyici unsurlar olarak, sınıflarüstü bir usla algılanır. Hatta, yapılan kimi araştırmalar, insanların, sosyal adalet kavramını yargıç ve savcılardan çok daha fazla psikologlarla ilişkilendirdiğine ilişkin bulgular taşır. Sigorta şirketlerinin, otomobil kaskoları için psikologlara tanıdığı önemli indirim olanakları da, psikologların trafikte uysal, sakin, dikkatli, adil olacağına ilişkin bir inançtan ileri geliyor olmalı. Bununla birlikte, herhangi bir toplumsal, siyasal konuda taraf olan psikologların yadırganması da, bu algıyı destekleyen başka bir emaredir. Sözgelimi, toplumun zihinsel kurgusunda, bir psikoloğun bir eylemde slogan atarken tasavvur edilmesi güçtür. Psikologların, çileden çıkıp kitleler halinde protestolar tertipleyebileceği ise tahayyül bile edilmez.
Ne var ki, aslında, en genel anlamıyla psikoloji de, psikologların sosyal düzlemi de, psikolojinin ürettiği bilgi de bir ideolojik bağlam içerisinde şekillenir. Psikoloğun üretip uyguladığı bilgi, belirli bir tarihsel, politik atmosferden bağımsız steril bir ortamda değil, pekala içerisinde yaşadığı ve parçası olduğu politik iklimin olanakları ile yaşam bulur. Psikolog bunu amaçlamasa da, hatta kaçınsa da geldiği nokta politiktir. En basitiyle, psikolojinin en pelesenk olmuş ifadesi olan "normallik" kavramının aslında oldukça politik bir kod olması, psikoloğun giydiğinin ne kadar sağlam pabuç olabileceğine işarettir. Bu durumda, kendini çamurda hissetme gereği duyan psikoloğun yapması gereken elbette ayrı bir konudur. Ama bu durumla yüzleşmekle başlamasının gerektiği açıktır.
'F tipi psikologlar'!
Tecrit tipi hapishanelerde adına "Psiko-sosyal hizmet birimi" denilen, mahkumlarca, daha çok psikologlar ile anılan bir departman mevcut. Lakin, Sincan'dan Edirne'ye kadar tecrit hapishanelerinde kalan mahkumların bu birimde görevli psikologlarla ilgili pek yaygın söylemi ise çok ilginç: 'Cezaevinin genelkurmayları!' Mahkumların anlatımları, özellikle F tiplerinde adım atmak için psikoloğa görünmek ve talepleriyle ilgili bilgileri vermek zorunda bırakılmak üzerine bir sistem olduğu yönünde. Psikologla olan ilişki bir tretman kanaati olarak değerlendirilip mahkumun "ehlileştirilmesi" konusunda hangi argümanların kullanılacağını belirliyor. Bu haliyle görevinin, mahkumiyet yaşamı süren bireylerin ruh sağlıklarını gözetmek değil, tecrit rejiminin selameti için çalışmak olduğu, tecritin kurgusundaki siyasal beklentilerin başarısı için bir program yürütmek olduğu pek belli olan ve adına "psiko-sosyal hücum birimi" denmesi daha isabetli olan bu departmanın uygulamaları, tecrit modelinin hem hazırlanmasında hem de işler kılınmasında bir disipilin olarak psikolojinin rolünü ifade ediyor.
Sicil ve müşahade fişi
Tecrit tipi hapishanelerde düzenli aralıklarla kullanılan, "Sicil ve Müşahade Fişi" adlı envanter, sosyal bilgiler, kazai bilgiler, infazla ilgili bilgiler, sağlık fişi gibi bir dizi başlıktan oluşuyor. Tecrit tipi hapishaneler açılmadan önce, genel bir özgeçmiş fişi kullanılıyorken, tecrit modeline bağlı olarak geliştirilen bu dökümanda, mahkumun her türlü davranışsal, ruhsal öyküsünü ve mevcut değişkenleri kontrol altına almaya dönük bir donanım söz konusu. Medeni hal, mali durum, tahsil derecesi gibi bilindik özgeçmiş maddelerinin yanında, mahkumun geçmişte hangi travmaları yaşadığını, bu travmalar karşısındaki tutumunu, bilhassa zayıf yönlerini, başından mühim bir macera geçip geçmediğini, hayatındaki mahrumiyetleri, düşkün olduğu zevk ve alışkanlıkları, ilk kez ne zaman, nerede "bluğa erdiğini", ilk cinsel münasebetini ne zaman yaşadığını, regl öyküsünü, cinsel kimliğini soran maddeler, tecrit tipinin, mahkumun zihnine hakim olma hevesi üzerine olan kurgusunu ele veren önemli işaretler. Fişin ilerleyen maddelerinde, mahkumun hapishaneye geldiğinde ilk "öğüdü" nasıl karşıladığını, cezaevi idaresine direncini, pişman olup olmadığını ölçen sorular, gittikçe tecrit rejiminin fotoğrafını ve psikologların bu rejim içinde konumlandıkları yeri ortaya çıkarır nitelikte. İnfazla ilgili konular başlığı altındaki maddeler ise, ürkütücü olmakla birlikte, tecrit modelinin şifrelerini netleştirmemize yarıyor. Uysal mı, geçimli mi, ideolojik bağlılığı sürüyor mu, samimi mi, riyakâr mı, kimlerle mektuplaşıyor, yazdığı ve aldığı mektuplar hangi konulara temas ediyor, kimler ziyaret ediyor, ziyaretçiler arasında hassas olduğu kişiler kimler, daha ziyade hangi mahkumlarla anlaşabiliyor, çatışıyor, bu konuda ne gibi sebepler düşünülebilir, iyi hareketleri nelerdir, açık olarak tarihleri ile birlikte kötü hareketleri nelerdir, mahkuma verilen imtiyaz ve mükafatlar nelerdir, ruhi ahvali, tezahüratı nedir gibi sorular ve bu minvalde mahkumun bütün sosyal algısına, benlik algısına hakim olmaya yönelik bir dizi madde, tecrit modelinin esasen özel bir psikolojik infaz konsepti olduğunu açıkça ele veriyor.
Söz konusu fişleri dolduran psikologların, politik tutukluların birer hasta, sahip oldukları tüm politik ve toplumsal değerlerin de imha edilmesi gereken değişkenler olduğu önkabulü ile maddelerin karşılarına aldığı notlar, tecritin, bireyin insan yanına dönük nasıl bir tehlike olduğunu apaçık ortaya koyuyor. 'F tipi psikologların', cezaevi popülasyonunu, uysal ve işbirliğine hazır olanlar ve korudukları inanç bütünlükleri ile buna bağlı politik dirençleri itibarıyla, türlü yaptırımları hak edenler gibi bir ölçekle ayırması, psikologların hangi düzeyde taraf olduklarını göze sokar nitelikte.
Genelge ve tecrit
Tüm bunlar, tecrit modelinin, birer ya da üçer kişilik izolasyon mimarisinden ve buna bağlı hukuki bir fenomenden ibaret olmadığını, en başından beri derinlikli bir rejim olarak tasarlandığını, aslında bir model olarak tecritin teknik bir araç olduğunu, asıl üzerine gidilmesi gerekenin "tecrit etme" zihniyeti ve hazırlayıcı-uygulayıcı erkin tecrit modelinden beklediği siyasal hedefler olduğunu gösteriyor. Tecrit karşıtı muhalafetin, pek sınırlı düzenlemeler öngören ve aradan geçen 1,5 aya karşın iki cezaevi dışında uygulanmayan "yatıştırıcı" bir genelge sonrasında, süregiden sorunu örttükçe de inkar eden bir satıhta "durağanlaşması" endişe verici ve bir bütün olarak "tecrit etme" anlayışını ortadan kaldırmak konusunda da umut kırıcıdır.
Müşahade ve Sicil Fişi ise, başta psikologlar olmak üzere herkes için, -ama özellikle genelge suskunu kamuoyu için-, tecrit sisteminin 'küçük düzenlemelerle halel gelmeyecek' derin ve hazırlıklı bir "rejim" olduğuna dair sağlam bir nişane olsun.

ONUR GÜLBUDAK: Psikolog
04/03/2007 - Radikal iki

23 Aralık 2007 Pazar


F tipi sağlığa zararlıdır!

Roma İmparatoru Frederick II, bilim dünyasında, yaptığı acımasız deneyle tanınır.
Frederick, "Yeni doğan bebeklerle sosyal ilişki kurulmazsa, bebekler, ana dillerini değil, her insanın doğuştan bildiği, insanlığın ortak dilini konuşurlar" hipotezini sınamak için, yeni doğmuş birçok bebeği, annelerinden ayırıp bir kurumda tecrit etmiş ve bakıcılarının bebekleri yalnızca, beslemeleri, giydirmeleri ve yıkamalarına izin vermiştir. Başka hiçbir sosyal ilişkiye girmeyen bebeklerin tümü, varlığına inanılan tanrısal bir dili veya ana dillerini konuşamadan ölmüşlerdir. Bir gözlemcinin deneyle ilgili yorumu şöyledir:
"Öldüler, çünkü bebekler, onlara bakanların coşkulu yüzleri, sevecen dokunuş ve sözleri olmadan yaşayamadılar". Günümüzde benzer deneyler yapmak olanaksız. Fakat bebeklerde, sosyal uyaran eksikliğine bağlı olarak gelişen ruhsal bozukluklarla, psikiyatri kliniklerinde karşılaşmak mümkün. Hospitalizm, kurum sendromu, anne yoksunluğu ve psikososyal cücelik gibi isimler verilen bu tür bozukluklara, bakımevlerinde kalan veya uzun süre hastanede yatan çocuklarda sık rastlandığı biliniyor.
Tecrit, "ötekine" açlıktır
Her insan yavrusu filogenetik olarak insan olma potansiyelini taşımakla birlikte, ancak öteki insanlarla ilişki içinde, bir başka deyişle sosyalleşerek insanlaşabilir. Sosyalleşmek, kendisi dışındakini (ötekini) tanımak ve onun tarafından tanınmayı arzulamaktır. Bir bebeğin ilk anlamlı gülüşünü, ilk sözcüğünü heyecan verici kılan da bizi tanımaya başlamasıdır. Tanımak ve tanınmak, ego'nun (ben) işlevidir. Doğuştan bildiğimiz bir kutsal dil olmadığı gibi, bebeğin ruhsal dünyasında "ben" diyebileceğimiz bir yapı da başlangıçta yoktur. Ben, dış dünyayla ilişki yoluyla kurulur. Bebeğin "ben"i, kendisine bakım verenin, çoğunlukla annesinin, ona yansıttıklarından oluşur. Anne; dokunuşları, ninni söyleyen sesi, memesi, sütünün tadı, yüzü, bakışı, dışarıdan gelen aşırı uyaranları, hatta sırtına vurarak gazını çıkarırken yaptığı gibi, bebeğin iç uyaranlarını bile denetleyebilmesi ile bebeğin kendisini nasıl hissettiğini belirler. Erken dönemde, bebek için "ben", bu hissedişler ve bunlara eşlik eden imgelerden ibarettir. Bebek, kendini büyük ölçüde, annenin yansıttığı kadarıyla, annesi üzerinden tanır. Bu dönemde ben ötekidir, öteki de ben. Belleğin gelişimiyle birlikte, bu imgeler organize olur ve artık daha düzenli bir öyküyü oluşturan anılar bütünü olarak anneden ayrı bir "ben" kurulur. Ancak ötekinin varlığında, onun yansıtmalarıyla kurulabilen bir yapı olarak "ben", sürekli kendini yeniden kurmak zorundadır. Bu nedenle kuruluşunda ve daha sonra dağılmamak için, sürekli ötekine ihtiyaç duyar. Bir başka deyişle insanlar, bebek veya erişkin, yalnızca bakım değil, bakılmak, bakışmak da isterler.
Bir mahkûm, hücreye kapatılmanın ne demek olduğunu şöyle anlatıyor; "...İnsanlar, ruh hallerini ve duygularını başka insanlarla birlikte yaşarlar; kendini insan olarak ifade edebilmen için, yanında bir insana ihtiyacın vardır. Tecritte insanın her ruh hali boşluğa akmaktadır, keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın, bunlarla hiçbir yere varamazsın, yani bunları yaşayamazsın. Bu, yaşanan her şeyin senin içinde kalması anlamını taşımaktadır. Sen, senin içine hapsedilmişsin ve öyle kalacaksın". Yaşanan her şeyin içinde kalması
veya "öteki"nin yitirilmesi benlik için katlanılması çok zor bir durumdur. Çünkü ben'in kendini tanıdığı yer "öteki"dir. Keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın, bu hallerin "öteki"nden yansıyıp sana geri dönünce gerçekten senindir. Yansıtan bir "öteki" yoksa, her ruh halin, yani ben'in, boşluğa akar. Bu nedenle öznenin en kırılgan bileşenidir beni. Sürekli parlak yüzeyler arar, yansımak, göze görünmek ister, anlatır, yapar, eder, yazar, çizer, bakmak, bakılmak ister. Tekrarlayan yansımalarla kurar kendini ve "öteki"nin yokluğunda boşlukta dağılmaya başlar. Sınırları keskinliğini yitirir, bulanıklaşır.
Her benin dayanma süresi, dağılma şiddeti farklıdır ancak her ben, "ötekini" yitirmekten etkilenir. Laboratuvar ortamında yapılan deneyler, duyusal yalıtım uygulanan kişilerde, algı sapmaları (halüsinasyon, illüzyon), düşünce bozuklukları (sanrı) ortaya çıktığını göstermiştir. Bir başka deyişle "ötekinin" yitirildiği yerde, yavaş yavaş "ben" de yiter. Geriye kalan, ben'in ardındaki, sırasız, zamansız, dağınık, imgeler yığını, yani bilinçdışıdır.
Grup tecriti
Tek kişilik bir hücrede tecrit, "ben"in hızla dağılmasına neden olurken, küçük grup halinde tecrit de daha yavaş ama benzer etkilere yol açar. Üç veya beş kişinin bir hücreye kapatılması küçük grup tecritidir. Küçük gruplar halinde kalınan koğuşlarda doyurucu bir kişilerarası etkileşim olanaklı değildir. Ünlü psikoterapist Irvin Yalom,
"Grup Psikoterapisi" adlı kitabında, kişilerarası etkileşimin doyurucu düzeyde olabilmesi için grubun en az 7-8 kişiden oluşması gerektiğini belirtmektedir. Yalom'a göre bir grupta üye sayısı, 3-4 kişi ise, grup dinamiği kolayca bozulur. Bu nedenle kitabında, 3-4 kişilik gruplarda verimli bir grup etkileşimi sağlamaya çalışmanın boşuna olduğunu vurgular. Uzun süre grup içinde bir arada yaşayan insanların, büyük grubun içinde kalan, ancak kendilerine belirli bir özerklik sağlayan alt gruplara gereksinim duydukları bilinmektedir. Grup üyelerinden iki veya daha fazlasının birbirleriyle olan ilişkilerinden, tüm grupla olana göre daha fazla doyum sağlamaları alt gruplaşma olgusunun temel nedenidir. Alt gruplar, kendilerini çeşitli yönlerden birbirlerine yakın bulan grup üyelerince oluşturulur. Alt gruplar, büyük grubun baskısına karşı dayanışma sağlamalarının yanı sıra, büyük grubun demokratikleşmesine de katkıda bulunurlar. Üye sayısı 3-5 arasında olan gruplarda alt grup oluşması, bazı grup üyelerinin, grup içi tecritine yol açabilir.
Sağlıklı bir alt gruplaşma ancak 10-15 kişilik daha kalabalık gruplarda olabilir.
Bilimsel açıdan, "F tipi cezaevi sağlığa zararlıdır" önermesi, "Sigara sağlığa zararlıdır" önermesi kadar doğrudur. Tecritin, ruhsal, bedensel etkileri göz önüne alındığında, bir veya üç kişilik hücrelerde tutulmanın, herhangi bir ceza değil, işkence olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca yapılan çalışmalar, cezaevlerindeki intiharların büyük kısmının, özel cezaevlerinde, özellikle de hücrelerde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Baroların önerdiği "üç kapı üç kilit" formülü, ölümleri durdurabilir.
F tipi cezaevleriyle ilgili olarak son bir yılda yaşanan ve her biri "Gece Yarısı Ekspresi"ni yaya bırakacak bunca olaydan sonra, devletin yapması gereken, F tipi cezaevlerinin insan sağlığına öldürücü zararlar verdiği gerçeğini kabul etmek ve bu cezaevlerini işkence aracı olmaktan çıkaracak düzenlemeleri yapmaktır. Ancak Adalet Bakanlığı'nın yayımladığı "Cezaevi
İdaresi El Kitabı"ndaki "Terörist haberleşmediği zaman sudan çıkmış balık gibi olur" hipotezini ispatlama inadı sürdürülürse, suyu ararken çırpınarak ölen seksen yedi kişiye yenilerinin eklenmesi kaçınılmaz olacaktır. Frederick II, 13. yüzyıldan, çağdaş "imparatorlara" sesleniyor, "Ben denedim, hepsi öldüler!"


Prof. Dr.CEM KAPTANOĞLU: Osmangazi Üniversitesi 03/02/2002 - Radikal İki