25 Aralık 2007 Salı

F

Düşünce ve ifade özgürlüğü ile yeni kısıtlamalar gündemde. Yeni kısıtlamalar, Avrupa Birliği’ne sunulacak “demokratikleşme” revizyonunun örtüsü altında gizleniyor. Asayiş aygıtı, onyıllardır alıştığı işi yapıyor: Özgürlük kısıtlayıcı yasalarda düzeltmelere mecbur kaldığında, kanun metnini değiştiriyormuş gibi yapıp aslında değiştirmeyerek ya da orasına bir iki lâf, şurasına bir noktalı virgül sıkıştırıp daha beter ağırlaştırarak, o da olmazsa, o zamana kadar sotada bekleyen bir başka kanun maddesini ‘aktive ederek’, yine geçit vermiyor.
Radikal’in Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, diğer gazetelerin ve televizyonların, bırakın “yakın ve açık tehdidi”, salt “huylanma” üzerine cezâî yaptırım uygulamaya cevaz veren bu yeni düzenlemeler karşısındaki kayıtsızlığını, gamsızlığını eleştiriyor. Gerçekten de öyleler. Sadece bu konuda değil, birçok konuda öyleler. Kayıtsızlık ve kanıksamanın yakın zamanlardaki en ürpertici örneklerinden birini hatırlayalım bu vesileyle? 32 insanın ölümüyle sonuçlanan “Hayata Dönüş” Operasyonu ile uygulamaya konan F Tipi hapishanelerinde hâlâ sürmekte olan ölüm oruçlarını... Operasyon ve ölüm oruçlarında hayatını kaybedenlerin sayısının, yaklaşık 13 aylık bir dönem sonunda, 100’e yaklaşmakta olduğunu... Bu süreçte yüzlerce insanın sakat kaldığını, kalıcı hastalıklar ‘edindiğini’...
On-onbeş günde bir, bir insan daha ölüyor; o zaman gazetelerde haber çıkıyor: “Bir ölüm oruççusu daha öldü, ölenlerin sayısı seksen küsura ulaştı” diye. TRT’nin İstiklâl Savaşı gazilerinin ölüm haberlerini duyuran gece yarısı haberlerinin rutinine benzeyen bir rutin... Televizyonlarda, o kadarı da yok. F Tipinde hapis yatmakta olan birisi, mektubunda “ ’ölüm yoksa haber de yok’ politikası”ndan bahsediyordu. Bu da biraz iyimser bir tanımlama olmasın sakın?
Türkiye’ye, dünyaya, aktüaliteye yabancılaşarak, hâdiselere biraz mesafelenerek baktığınızda, aklın ve vicdanın almayacağı bir durum bu. İnsanın hayvan sıfatlarından biri kuşkusuz kanıksayan hayvandır; ama yine de kanıksanması çok çok zor bir durum. ‘Kamuoyu denen şekilsiz varlığı’ bir kenara bırakalım, medyanın bu sistemli kanıksamasını neye bağlamalı? Birinci sebep, şüphe yok, hükümetin ve hükümet-üstü kuvvetleriyle devletin, bu meseleyle meşgul olunmasını istememesi. İkinci sebep, şüphe yok, medya yönetimlerinin de büyük çoğunlukla, bu eylemi yürütenleri artık insan sınıfının dışında addeden bakış açısını paylaşıyor olması.
Üçüncü sebep ise, Hikmet Sami Türk istediği kadar “örgütün talimatları... örgütün talimatları... örgütün talimatları...” desin dursun, insanların böyle bir ölüm rutinine girmesinden rahatsızlık duyan medya çalışanları (ve bu meseleyi dert edinen avukatların, insan hakları aktivistlerinin, yurttaşların çoğu) ile, ölüm oruççularının saikleri, dilleri, ilişki ağları arasındaki temassızlıktır. Yaşananların olağanüstü sertliği, ölüm oruçlarını -değişik talepler, gerekçeler ve kararlılık dereceleriyle- yürütenler ile, onların davalarına angaje olmaksızın insan haklarını savunanlar arasındaki mesafeyi, hiçbir zaman olmadığı kadar büyüttü. Hücre hayatına zorlananların temel insan haklarını savunanların bu savunusu, büyük ölçüde gıyabî bir savunuya dönüştü. Birisinin insan haklarını, onun politik talebiyle özdeşleşmeden savunmak... Tersinden söyleyince daha güçlü: Birisinin politik talebiyle özdeşleşmeksizin de, onun insan haklarını savunmak... Bu ‘saf’ insan hakları savunuculuğu pozisyonu, sosyo-politik davranışlar bütçemizde bir ‘açık pozisyon’dur ne yazık ki... Bu kıtlıkta, İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Mazlum-Der, Türk Tabipleri Birliği, üç büyük ilin baroları, birçok demokratik kitle örgütü, en azından bu yapılar içerisinde söz sahibi birçok insan, ve Saadet Partisi Rize milletvekili Mehmet Bekâroğlu, bu pozisyonu doldurmak için gayret sarfettiler. Medya, özellikle “büyük” medya, onların bu gayretini, onların duygu ve düşüncelerini aktarmadaki organize nekesliğiyle, insanlık nâmına çok ağır bir hizmet kusuru işledi, işlemeye devam ediyor.
Ölüm oruçları deneyimini, ölüm oruççuları, onların yakınları ve “yetkililerle” burun buruna yaşayan psikiyatrist hekimler Erol Göka ve Özge Yenier Duman, Toplum ve Bilim’in 90. (Güz 2001) sayısındaki değerlendirmelerinde, eylemcileri en fazla travmatize eden etkenin, kamuoyunun seri ölümler karşısındaki kayıtsızlığı olduğunu saptıyorlar. Emin olun, bu kayıtsızlığın travmatik etkisine maruz kalanlar sadece onlar değil. Mehmet Bekâroğlu boşuna demiyor: “Belki sessizliğin derinleşmesini sağlayan da bu suçluluk duygusudur... ama trajedi hepimizindir. Korkulur ki, bugün değil ama yakın bir gelecekte bedeli hep birlikte ödeyeceğiz.”
Büyük medyanın kıyılarında, ama yine de ‘kamuoyu denen şekilsiz varlığın’ göz mesafesi içinde, bu iç karartıcı meseleyi mesele edenler de var, çok şükür. İki örneği minnetle anmak istiyorum.
Hüseyin Karabey’in Sessiz Ölüm filmi, uzun süre, sinema şenlik/festivallerinde, kültür merkezlerinde gösterildi; birçok küçük şehirde bu küçük ölçekli gösterimler de engellendi. Şimdi, birkaç sinema salonuna çıkmış bulunuyor. Bu filmin, yüreğe oturan bir mesajı var - fakat bir “mesaj filmi” değil. Türkiye’de F Tipiyle tartışmaya gelen ama tartışılamayan tecritçi ceza uygulamasının nasıl global, nasıl Batılı-çağdaş bir olgu olduğunu görebilirsiniz. Sessiz Ölüm, Avrupa ve Amerika’da yoğun, ciddi, zahmetli bir çalışma sonucu kotarılmış, hususen Türkiye’ye değil cümle insanlığa yapılmış bir film. Olay, medenî dünyamızda geçiyor.
Aylık PostExpress dergisinin 15 Aralık-15 Ocak tarihli 8. sayısında, “Hayata Dönüş operasyonunun Yıldönümünde Ölüm Oruçları: Yaşayanlar Anlatıyor” başlıklı, hücre uygulaması mağdurlarıyla yapılmış 16 tabloid sayfa dolusu söyleşi (artı bu konuyla ilgili New York Times’tan çevrilmiş beş sayfa röportaj) yayımladı. Gerek mâhut operasyon ve tecrit uygulaması hakkında, gerek bu zulüm politikasının insanî tahribatı hakkında, gerekse ölüm oruççularının hem motivasyonları hem görüş farkları, ikircimleri hakkında son derece güçlü bir dokümantasyon var burada. Cana değicidir ve kalıcı değerdedir.
F Tipi hapishaneler, tecrit yerleri. F Tipine kapatılmış birisinin, diğer mahpuslardan üçüyle-beşiyle haftada üç saat-beş saat görüşmesi, acaba “örgütün cezaevinde kontrolü ele geçirmesine” yol açar mı? -devletin “ilgili yerlerinde” daha bunun tetkikleri yapılıyor. Mahpuslar ve aileleri, kendi sorunlarını zikreden üç beş satırı nafile arayacakları gazetelere, dergilere para yetiştiremiyorlar, ya da yasaklarla engelleniyorlar. Onların “kamuoyu”yla ilişki yolları, mektuplardan ibaret. Tanıdıklarına ya da tanımadıkları gazetecilere, yazarlara mektuplar yazarak iletişim arıyorlar. Kimisi anonim mektuplar, kimisiyse şahsîliği olan... Kimisi propagandif, kimisi ince ince düşünülmüş...
F Tipi hapishanelerin birinden gelen bir mektupta, mahpusların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğu anlatılıyordu: “Tenis topu büyüklüğündeki topların sırtına bağladığımız notlarımızla chatleşiyoruz. Bu chatleşme internettekinin aksine bizi öyle yakınlaştırıyor ki! Tek başımıza olsak da yalnız kalmıyoruz hücremizde.”
Buradan, mütevazı bir öneriye varacağım. Hele elektronik haberleşme yaygınlaşınca iyice nesli tükenen, zahmetli hale gelen bu iletişim aracı, mektup, zaten yitmemesi gereken, kıymetli bir akıl/fikir/dert/gönül paylaşma mecrasıdır. Salt F Tipi tecritteki insanların varlığı, mektubu yitirmemek, mektup yollarını genişletmek için yeter sebeptir. “Oradakilerle” mektuplaşan, hayır işler. Hiç kimselerle konuşamayanla, konuşturulmayanla konuşmuş olur. Tabii kendi kendisiyle de... İsteyen, İnsan Hakları Derneği’nden, barodan, bir yerden adres bulabilir. Yanlış bilmiyorsam bir ara İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi bu tür bir mektuplaşma kampanyası tasarlamıştı - başkaları da tasarlayabilir. Bir ucundan tutmak, bir deneme, bir başlangıç yapmak için kampanya da şart değil.
Düşünmez miydiniz?
Tanıl Bora
28 Ocak 2002 - medyakronik